75 kişi kendisini tutuyor, 16 arkadaşı var.
Murat Akgüner
bu gece bütün ölümler kıyında toplandı deniz
vurulmuş yunusların kokusunda saklı aşk
acısı çakıl taşlarında Ay soluyor kan
ıslak ve tuzlu biraz da sırnaşık
kıyıya vurgun yunuslarda ölü kalıyor deniz
yine de biraz çırpınacak belki ağır
yengeçler kıskanacak arzuların ufak seslerini
her kıskacında aşktan bir parça kahır
geldiiiiimmmmm (L) aşk ile güzelliklerle...Sevgiler olsun tüm sevdiklerime :)))
Masal 'mercimekten' çok sevimli ben çok sevdim.
......................................................................................
Beklediğim gemiler
O bunaltıcı ofis ortamından attı kendini dışarı. Tahammülü yoktu artık(!) kimseye... Bütün gün yalancı gülücükler saçmış, karşı cinse içinden sayısız küfürler eşliğinde cilve yapmıştı. İşi buydu. Müşteri memnuniyeti!!!
Nefret ediyordu bulduğu her fırsatı değerlendirmeye çalışan heriflerden.
Yaşına bakmayan tacizci müşteriler ve müşteri memnuniyeti!!!
Kaçar adımlar ile çıktı binadan. Eteğinin kısalığını umursamadan koştu arabasına...
Nefes nefese bindi. Son zamanlarda bir de panik atak musallat olmuştu çok gereği varmış gibi.
Nefes egzersizleri ile sakinleştirdi kendini. 10 saniye nefesini tuttu ve bıraktı. Daha iyiydi bir de şu yelloz etekten kurtulsa tam olacaktı. Çalıştırdı arabayı.
Sokağına geldiğinde evde yiyecek bir şey olmadığını hatırladı. O etekle ev dışında bir yere gitmeye daha dayanamazdı.
Park etti arabasını. Yine kaçar adım evine koştu. Apartmanın kapısı kitliydi.
Kahretsin!!! diye geçirdi içinden. Anahtarı son bir çaba ile bulup açtı kapısını. Giriş kattaki evine gelmişti işte. Kapıyı kapar kapmaz çıkarıp attı eteği. İnsan bir paçavradan bu kadar mı nefret eder diye düşündü.
Fahişelik yoktu ruhunda ondan zor geliyordu tüm bunlar biliyordu.
Bir an olduğu yerde durup küçük 1+1 ine baktı. Ne zorluklarla onun olmuştu. Bir yatak odası bir salonu bir banyosu ve bir amerikan mutfağı vardı onun olan...
Salonun duvarları şampanya sarısı idi. Duvarlarda kendine ait izlerin resimleri: fotoğrafları duruyordu. Camın kenarında lacivert iki kişilik kanepesi, hemen karşısında Tv. Küçük kırmızı bir masası tek kişilik iki küçük kırmızı koltuğu ve iki mor sandalyesi vardı. Evet tıkış tıkıştı ama onundu.
Gülümsedi evine. Üstünü değiştirmeye yatak odasına gitti. Bembeyaz duvarları gözlerini okşadı. Kiramit rengi yatak örtüsünün üstüne oturup biraz daha nefes egzersizi yaptı. Sonra üstünü olduğu gibi kirli sepetine fırlattı. Bir duş aldı alelacele uçuk mavi banyosunda. Temizlendi, arındı, huzurlandı...
Annesinin elbisesini geçirdi üstüne. Bol ve rahat...
Buzdolabını açtı. Bir parça beyaz peynir bir yumurta ve bir kaç domates ona el sallladı hayalgücünde. Gülümsedi. Aldı yumurtayı. Anneannesi gibi yapacaktı. Yağı kızdırdı. yumurtayı kırıp altını kıstı, üstünü kapadı. Pişmeye yakın kırmızı toz biberini serpti. Tepsisine doğranmış domatesini son parça peynirini ve tavası ile yumurtasını aldı. Gözleri dolmuştu. Bir atak daha geliyordu işte. Ama umrunda değildi. Gözyaşlarını yemeğine içecek yapıp yedi. Tepsiyi bıraktı. Tv üstünden ona gülümseyen Şükrü*ye bakıp gülümsedi. Bazı şeyler hiç eskimiyordu. Zaman geçse bile eskimesine izin vermedikten sonra eskimiyordu. İlklerin acısı hep varolurdu…
Lacivert kanepesine uzandı. Dizlerini karnına çekti. Akan gözyaşlarını silmeden gözlerini yumdu. Şimdi sıra en sevdiği andaydı.
Hayal dünyasına yolculuğunda!
İstediği şekilde davranıp istediğine sahip olduğu tek yer.
Peter Pan*ı gelip elini tuttu.
O olmasaydı katlanamazdı hiçbir şeye…
Superman*den sonra…
mermicek 03 Aralık 2009 18:13
ŞÜKREDİYORUM
Şükrediyorum:
Newyork'ta her iki dakikada bir ırzına geçilen kadınlardan
ya da
İspanya'da organ mafyasının öldürdüğü on bin çocuktan biri olmadığım için
şükrediyorum:
Kanlı elmasların hanımların parmağında ışıldaması için hayatını maden ocaklarda tüketen yüzbinlerce Afrikalı’dan birinin
ya da
Ortadoğu'da yetmişlik bir ihtiyarın beşinci karısı olmadığım için
şükrediyorum:
Yaşasın özgürlük diye bağırırken, Amerikan askerlerinin postalları altında yine özgürlük adına Irak'ta, Wietnam'da Kore'de… ırzıma geçilip öldürülmediğim için
şükrediyorum:
Batman'da daha ergen olmadan en yakın akrabamın beni hamile bırakması sonucu; intihar süsü verilerek ipi boynuma geçirmedikleri için
şükrediyorum:
Doğum ve emzirme süresi kısıtlanmış ya da yok sayılan ülkelerde, doğurduğum çocuğuma nasıl bakarım diye düşünmediğim için
şükrediyorum:
kendi rızammış gibi gösterilerek, İran'da, Afganistan'da... çarşafın altına öcü gibi zorla sokulmadığım için
şükrediyorum:
Gurbet illerde, üç beş kuruşa yabancı işçi olarak çalışmak zorunda kalmadığım ve yaşadığım ülkede köyümden bir gece vakti göçe zorlanmadığım için
şükrediyorum:
Nagazaki'ye atom bombasını atan uçağın pilotu olmadığım için...
şükrediyorum:
Başımı sokacak bir ev, üç beş kuruş emekli maaşı ve hala çalışabilecek enerjiyi bulabildiğim için…
şükrediyorum:
Herkesin bir Tanrısı var. İnsanlar bütün kitaplara, tanrılarına ve inançlarına rağmen bütün bunları yapıyorlar ve benim inancım beni koruyor diye şükrediyorum... Bütün bunlar bana dokunmuyor, sağlıklıyım, hasta değilim diye şükrediyorum...
Bu bayramda da yiyecek ekmeğim ve sevebilecek bir kedim var, şükrediyorum!
O kadar çok şey var ki bu vahşi dünyada başa gelmedi diye şükredilecek.
Şükredebildiğim için de şükrediyorum…
Şükretmeliyiz: NEFES ALAN, MUTLU BİREYLERİZ değil mi?
Bütün BU DERTLERDEN uzakta, şükrederek yaşıyorum.
Ne mutlu bana!
Yelda Karataş
geldim iste tam da su sira tam da buradayim...kimseyi unutmadim..(
nasil unuturum imkan var mi???Hayirsiz degilim ki :-)))
Öyle Bir Yer Var Bilirim
ve alabildiğince sınırsız
sen misin gözlerimden bakan
ben miyim dilindeki tat?
-sevgilim- söz olmasın
ulaştığım cenneti anlat
sınır ötesi düşman gözlerden
ırak, yaratıldığım toprağından
toprağıma karışan sudayım
aynı denize koşan özgürlüğü anlat
öyle bir yer var bilirim
anlamaya yetmez yaşamadan geceyi
bir çöl gecesinden firari yasak duygular
doru bir at yelesinde tutuşur
bakarsın kül olurum, denizleri aşar sevgi
düş hudutlarında aşk sınır tanımaz
lal olurum, gece söz anlamaz
öyle bir yer var bilirim...
yasak olmayan
geçilebilir, hudutların aşıldığı
sevgiyle dokunur, uçan bir halının
efsunudur aşk
binbir doğu bilmecesi çözülür
her iki dilde aynı esrik tat
gecenin yönsüzlüğüdür
öyle bir yer var bilirim
İki ülkeyim düşün
ki aynı gökkuşağının renkleri
ufkun çizgisidir gözlerim
gözlerine çekik bilirim
tenimin esmerliğine usulca ak
yakışır gülüşümüz aynı gamzede
dili yok dilsizliğimde dayatılmış yasaklar
isyan olur, öyle bir yer var bilirim
bilirim;
aşk haliyim orada devrimin
Sedef Kandemir- 2007
güneşin battığı yerdeyim
biz olmuyor sen olmadan
kovulmuşuz bu dünyadan
mutluluğu ararken hayatım boyunca
gene başladığım noktadayım
gönülde taş gül kaldırımda
ağlamayı sor bi yağmura
sırılsıklam bir de bana
valla çok şey söylemek lazım ama bunu sessizlikte yapasım geliyor...
................................... anladın mı?..:=)
çok tsk ederim DENARO ne kadar zarifsin...ve senin de kandilin mübarek olsun
heeeyyyyy bu ne tatli bir sey böyle;)
sevgili arkadasim dilerim böyle bir kizin olsun seker mi seker bicir bicir bir sey :D
nasil yakisir sana böyle bir pitircigin babasi olmak:)
özlemlerimiz bi gün bi mekanda bi zaman diliminde sona erecektir biline....:)
...)senden bır ses bır nefes bır soluk duymak bıle güzel dharma bum...)
keyifler yerinde olsun yeter ki...o zaman dilimi mutlak gelecektir.....
yok ya bu kesinlikle bety olamaz betty çok güzeldi ama kesinlikle sexy değildi ya)))
SARHOSUM MAViCE
Istanbul akiyor mavice...
Tepelerinde her bulut,
Kiyilarina tutunan,
Her dalga...
Istanbul akiyor bugün gözlerimden,
Mavice...
Sessiz hayalde...
Günes batiyor,Asiyan"da
Ay cilveli,
Ben sabirsiz,
Istanbul mavice...
Akiyor...
Aydan beyaz,
Geceyle biz,Istanbuluz...
Kim alabilir,seni benden!
Kim alabilir,seni Istanbul..
Kimse alamaz seni,
Bu gece,
Kimse bulamaz bizi...
Kim ararsa nafile,
Biz kaybolmusuz bizde,
Kimse bulamaz bizi!
Bu gece,Istanbul benim...
Askim ne kadar benimse,
Istanbul o kadar benim...
Yalniz benim,
Kimsenin elimden,
Alamayacagi kadar benim,
Istanbul bu gece,
Yalnizligim kadar benim...
Diger geceler sizin olsun,
Sizde seviyorsunuz,
Sizde Istanbulsunuz...
Bu gece paylasamam,
Istanbul bu gece benim,
Bu gece Istanbul benim...
Her gece,
Bu sehrin yükseklerinde,
Bir yildiz parlar...
Gökyüzünün sonsuzlugu kadar...
Sevgi sacar...
Biz Istanbuluz,
Sevgiyle yasariz,
O yildizda,
Gece olur,bulusuruz...
mavice mavice...
Ben bir savaş , bir oluş , bir hedef ve çelişkiler hedefi olmaya mecburum.Benim irademi keşfeden , onun hangi eğri yollardan gitmeye mecbur olduğunu da bulur.
Ne yaratsam ve ne kadar sevsem az.Sonunda ona ve sevgime düşman olmaya mecburum.İradem böyle ister.
Ve ey sen anlayan! İrademin bir patikası ve ayak izisin.Gerçekten , benim kudret iradem , senin iradenin ayakları üstünde gerçeğe doğru yol alır.
askin ne kazanani ne kaybedeni yoktur...olmaz !
bu bir melek ve seytan arasinda bile olsa...!
çok uzun zaman oldu degil mi...?
guzel bir gün ve sen hosgeldin prens ;))
bilsen simdi nerdeyim çilgin gecelerdeyim
uzun bir seferdeyim gücüm yetene kadar
gonca güllerim vardi burcu burcu kokardi
rengi soldu sarardi sevip tutana kadar...!!
silviyaaaaaaa silviyaaaaa
duy sesimi
bir rüyaaaa bir rüyaaaaa
sayıklarım ismini
(delinin biri- 28 nisan 2008/sebze hali)
Alınyazısı Saati (İstanbul)
Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun
Yaklaştıkça büyüyen
Ayrıntıları setleri bahçeleri
Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan
İşte ben o şehri yaşadım yıllarca
İstanbul’da parça parça
Çeşmelerinde ayı yaşadım
Servilerinde ayla birlik bölündüm
Ayla birlik yaralandım
İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla
Soludum bölük bölük ahiretin
Keskin çizgili özgürlüğünü
Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi
İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri
Kutsallığın ballı biberli çilekli çile kevserini
İstanbul’dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım
Taşlarına adeta resmim işledi
Ben İstanbul’da dağıldım zerre zerre
İstanbul damla damla içimde birikti Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir
Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir
O bir kılıçtır Doğudan Batıya uzanıp
Çin ipeğinden örülmüş şeytan kozasını bölen
Darbeleriyle Batı çeliğini lime lime eden
O Tanrı’nın kılıç halindeki hilali
İslam ruhunun kristalleşmiş heykeli
İçimin sesi rüyamın öfkesi merhametimin şehri
İstanbul’a gel oruç günleri gez gör ve dinle derinden
Taştaki oymalarını incele bir er gözüyle
Semerkant’tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri
Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri
Git Sümbülefendi’ye servilerden sor olan biteni
Merkezefendi’de tüket maddeyi yırt maddeciliğin kefenini
Bağdat’ta ebedi bağı ruhun ve ilahi hikmetlerin
Şam’da son sınırı manevi medeniyetlerin
Kozmik bakış metafizik sezgi
Bağdat’tan dal, Şam’dan yaprak Diyarbekir’den çizgi
Hep İstanbul’da kırık dökük
Parçalanmış silinmiş sönmüş
Hayaletler gibi kaçmış gizliliklere
Loş boşluklara sığınmış kan rengi bir huzur arzusu
Sabah Karacaahmet’te öte şafak kırmızısında savaş borusu
Sökün eder her sabah ufkun bir ucundan yeniçeriler
Su şırıltısından gök gürültüsüne değin
Bütün seslere düzen vermiş ebedi mehter
Yok olduysa bu şehir ruhu ruhuma sindi
Ben yaşadıkça o yaşayacak bende
Kimbilir belki o da dirilecek benimle
İslam Milletinin dirilişinde
O yeniden güneşin güneş ayın ay ve dünyanın dünya
İnsanın insan olduğu o günde
Ölümün biliyorum ey İstanbul diriliş içindir
Öyleyse indir ruhunun teslim bayraklarını indir göm toprağa
Doğrul ve kalk ayağa
Kemiklerinle etin arasında
Sonsuz güç topla korku ve muştuyla Mucize muştusuyla
Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim
Fırtına yaprak yaprak dökülüyor
Gecenin tüyleri savruluyor havaya
Ölümümü kutlayan Arz oğullarıyla
Mübarek toprağın anlamından bile yoksun
Taşın demirin mermerin ve tozun metafizik kadrine bile düşman
Kabus ruhumu çalmak isteyen hırsız
Madde dönüşür binbir şeye ama ruh kaybolmaz
Altın madeni gibi pırıl pırıl kalır ve solmaz
Ve ben kardan geldim ama denizi üstlendim
Denizi yüklendim adeta denizle evlendim
Denizle yaşadım denizle öldüm
Öldükten sonra denizin gözlerini gördüm
Denizden denize yükseldim
Birliğin şarkısını işittim dinledim derinliklerinde
Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları
Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin
-Ama gizleyerek saklayarak itiraf etmeyerek-
Bursa’dan gelen yeşil bu denizi boyadı gökten sonra
Ve trenler şifreli düdükleriyle trajedileri perdelerken
Dönüp bir köşeden ötede kaybolurken Ben kayalarını denizin ahenkleştirdiği kıyılarda
Gerçeği koğaladım hayal meyal görünen kelimeler arkasında
Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya
Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla
Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana
olup biteni
O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini
Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık
Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık
Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi
Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi
Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi
Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi
Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı
Bir kartal taşırken yere düşmüş
Ve kalakalmış kaldığı yerde
Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne
Yemişler ötesini berisini
Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı
Ey Allah’a açılan ve kapanan ulu kapı
Bir at gibi soluyorsun kulelerinle
Deniz öfkenin köpükleriyle benekli
Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda
Yeniden sularından içelim kana kana
Savaşabilirim bugün bütün dünyayla
Gerekirse
Ruhumuzun susadığı hakikat olan
Evrensel İslam Barışının zaferi için
Aşk için Tanrı hakikati aşkı için
Göğe çıkan İsa yere insin diye
-Fazla çıkardılar göğe-
Gel ey Muhammed ve İsa hakikati
Burada sizi bekleyen bütün bir insanlık var
Bulutlar yaralı insanlar zehir saçan fırtınalar
Kara-düşünce fırtınalarıyla yüklü kurşun levha havaları
Savaşırım doğudan daha doğu
Doğrudan daha doğru olanı bulmak için
Zulme karşı savaşabilirim
İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir
Ebedi hakikat budur
Bunun için savaşırım ben
Bunun için kanım helal olsun
Şehrimin altına özgür Tanrı aşkını yazmak
İstanbul’u yeniden Tanrı şehri yapmak
Bunun için savaşırım ben
Servi için savaşırım çınar için savaşırım
Tozlanmamış gün doğuşu için
Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye
Tuz deniz damlasında gülsün
Çam denizle gülüşsün
Su tenimizle barışsın
Ruhumuzla ışısın diye
Savaşçıyım ben atalarım gibi
İstanbul için savaşırım
Bağdat’ın dervişlik ortağı
Şam’ın kılıç kardeşi
Olan İstanbul için
Benim güneşimden öteye kimse gidemez
Benim güneşimin üstüne doğmadığı hayat hayat değil
“Benim duvarımdan yüksek duvar haraptır”
Gerçek özgürlüktür kölelik değil Tanrı’ya kulluk
İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü
Kıyamete kadar söylenecek türkü
Sezai karakoç
uçurum kıyısında
açan çiçek toz
bırakıyor içime
çiçeğin tozu
özleşiyor
içimde
öz fışkırıyor hava
bulut bulut
reçine topla
Konup göçücü olmak, hep konup göçücü,
ne varsa dünyada her şey ödünç,
bizim olmayan çocukları kucaklamak,
bizim olmayan bir ateşe yaklaşmak,
bizim olmayan çıngırak seslerini işitmek,
bizim olmayan ölümlere ağlamak,
bizim olmayan bu hayatı yaşamak,
bizim olmayan oyunlarla oyalanmak,
bizim olmayan bir yatakta yatmak,
bizim olmayan kulelere tırmanmak,
bizimkilerin dışında, haberler okumak,
bütün dünya için ve bizimki için acı çekmek,
yağmur başka yağmur olduğu zaman yağmuru dinlemek,
ve bizim olmayan suyu içmek...
Ve sen, sürgün:
***
DESEM..ki...hiç bir gerçege gerçek bile olsa DALKAVUKLUK etmem...Ve yine bir ukalalik edip... DESEM..ki...Bana uymayan yasayi da tanimam...öyle iste...!!!
Sebebım sensın nedenım yıne sen *KALBIM*...
O kadar özledim ki....((((
şiir prensesi..hayat fanidir..sevenler ve şiirler ölümsüz kıyar insanı biliyosun..üzülmek varsa üzülürsün kaderde
Gülüm, iki gözümün bebeği
ölmekten korkmuyorum,
ölmek arıma gidiyor,
onuruma yediremiyorum ölmeği.
15 Ağustos 1959
Hep Böyle Kal
Olduğun gibi gel
Ne bir eksik, ne bir fazla
Sadece seni kap gel
İster yalınayak
İster yarı çıplak
Nasıl istersen gel
Geçtiğin yolların tozuyla
Susadıysan, dudaklarının tuzuyla
Hangi mevsimsen
Yazın, baharın ya da kışınla
Olduğun gibi gel
Ne bir eksik, ne bir fazla
Sokağımı kolay bulursun
Evimi hemen bilirsin
Bahçemin kapısında hanımelleri var
Mis gibi sana sevdam kokar
Karanlıkta olsa korkma sakın
Ayak seslerinden tanırım
Uyumam, ışığım hep yanar
Fonda eski zaman melodileri
Şiirlerim seni kapıda karşılar
Gelişin gün doğumuysa
Ve gözlerim kapanmışsa
Bil ki rüyamdasın
Usulca uzan yanıma
Hep böyle kal
Bekir Mutlu Gökçesu
sandalye, balkon, deniz, sigara, ufuk, sıcak meşrubat, gitar ve uykuya düşman iki kişinin sabah kadar sohbeti.
bu nasıl?
inanilmaz *kalbim* inanilmaz...
*** ***MOZOLE MİRACH VERSE:
Bilki sen kanattın kabuk tutmuş bu yarayı ve emri
verdin ruhum acıyı tattı,zehre çaldı.Kokusu keskin
bıçak gibiydi,serin bir rüzgarımsa eksik,göz
kapaklarımda uykular delik deşik.Sor bu canıma kaç kez
talip oldu azrail,gelir geçer selam verir bu kapıma
söyle kim bilir en derinde sancılarla sevişir oldu
kabusum,huzrum idam öncesinde son dilekti yok
yolum.Bak adımlarımda korku hakim ve nedeni çoğu zaman
hatalarımdı gecemin ortasında uyanıyorsam bilki sebebi
sensin.Sen kazandın,ben yanıldım en başından
anlamıştım,kendimi hep suçlamıştım.Belki susmak bir
çözümdü agresif tavırlar içerisinde yatan o suskun
adama şöyle bak öyle yanıtı ver ve yüzüme vur çıkar
tüm öfkeni bedenden,teslim ol bu sefer gereksiz gururu
yen.
Gurur gerek sen gereksiz,hep kendini akladın,içimden
yavaş yavaş muhabbetini kopardın,kalbimin taa içinden
kapı dışına atandın,önceleri hayat veren şah
damarımdın atardın.Savaşa hazırlık denemelerinde atın
yere kapandı,İstanbul Boğazı'nda bir kadın adamı
boğazladı,gözünün değdiği her yere kurulan yüzümün
cömert tarlası,yerde bulduğum her parada cimri yüzünün
kabartması.Sen haklarını savurdun yürekte doldu
kontenjan sevgin bana has değil ki seni gidi Don
Juan,Kaf dağından koparıp çiçek yapsan bana
aranjman,bu zehri içimden atmak için gerek
antioksidan,sen dudaklarından bir bir hezeyanlar
fışkıran,besiye çektin kendini be bereket sözlerin
duman,gaddar egon Rabbena hep bana yaptı program,uçtu
gitti ahı kaldı,sen cılız ben pehlivan.Zaman ayır
biraz tara saçlarımı öp bazı bazı,yerleştir çiçek
yavruağzı,bu düşkünlük saf arı,boşver nazımı bak
hayatımın boş matarası,kısa tutalım son sözleri
sevemedim vedaları.
Ne sakinlik gördü yüzüm hayatımız hep curcuna
karabulutlar hep tepende yıldızlı 5 kurdela,para kara
bela olsa sen hazırda kumbara,attığın taşa değse bari
aha şurda kurbağa.Gardımı aldım Ray Sefo'yle bir tel
çekelim aramıza,keleş kellen hariç evde hiç bir şeyini
bırakma,hala ne bu debeleniş,çatladı aramızdaki
ayna,manastırdan kaçarcasına sakın arkana bakma.Ecza
deposu oldu mide kronik aşık sistematize,yenisi girer
hep menzile,içimi kemirdi Mickey Fare metanetle olacak
iş değil velet hayal kurmak hayal oldu celebin hüneri
hep ceset.Tedbir al koçum çitler oynak kırılır
boynuzu,aklen kısa boydan uzun,çekip vursam
yolcusun,acın ağrımdır,ruhumsun,ruhsa konumuz vahim
durumsun sen en zalim buluşsun.Dili olsada konuşsa o
günü bilir şu kaldırım bir faninin lafıyla kalbe düştü
yıldırım,çok ağladım,tuz gölü oldu suratım,sen
canavarım,hoş bir söze hasret kaldım,her sözün bir
yaptırım.
bugün cok icim sikiliyor sinema misir patlagi hamburger ve bol film evet bu iyi bir secim..
Aylarin En Zalimi
Ah şu nisan güneşi!
Nasıl nazlanarak çıkar ortaya!
Bir bakarsın, sabah kimselere haber vermeden yükselmiş ışığıyla kiri pası yıkamış, sen uyandığında çoktan beyaz bulutların ardına saklanmıştır.
Ama yüzünü gösterdi mi de keyfine diyecek yoktur!
Bir yandan da insana sanki alttan alta şöyle fısıldar: �Hadi bakalım, şu hayat müsveddesini kaldır
ortadan� der.
Dışarı çağırır.
Ruhunun güvenlikli alanlarından dışarı...
Ezberlerinden, endişelerinden, tembelliklerinden dışarı...
İşten güçten, mecburiyetlerinden dışarı...
Sokağa...
Toza, toprağa çağırır.
Uyar mısın? Hayır.
Çoğu zaman uymazsın.
Git işine dersin, bırak yakamı!
Ama seversin nisan güneşinin bu çağrısını!
Bu usul usul baştan çıkarışını!..
***
ayrılıgın hakkını ver
anlamsız kıl tüm yaşanmışlıgı
kalmayı beceremedin
bari gitmeyi ögren
ne bileyim vur sırtımdan mesela
adı ayrılık olsun
gidişlerden gidiş begen kendine
yeter ki gitmeler senin olsun
çık artık fikrimden çok oluyosun
böyle gitmek mi olur???
her gidişinde kendini bende unutuyosun
Ay ışığında
düşünmek seni
süslemek düşlerimi
düşlerimi
süslediğinin farkında bile
olmayan
sen
bir bilsen
seni nasıl düşlediğimi
düşünerek seni
kaç gece
sabahladığımı
bir bilsen
buz gibi akşamlarda
aldırmadan soğuğa
gece dışarıda kaldığımı
bir bilsen
gündüzleri
kalabalıklar arasında
gözlerimin nasıl aradığını seni
bir bilsen
yolundaki dikenleri
senden habersiz
nasıl topladığımı
bir bilsen...
gündüzlere
geçtiğim yollar
gecelere
ay ışığı
ve yıldızlar tanıktır
sen bilmesen de
onlar sana anlatacak
bir gün...
ay ışığı düşleri...
Mehmet Aydora Narin
bide şiirimiz oldu :)
harikasin beyazkelebegim bu siir beni gökyüzünde ucuruyor su an saol canimsin..:))
aahhhhhh whitebuttrfly`im sen ne harika birisin tatlim..
ne üzüldüm ben simdi..ama telafi edicem söz veriyorum ve yanaklarindan mucuks mucuks öpüyorum...:)))
fazla bu aynadaki ruj, ip iriyse kuklalar cani
intihar ağzının içinde gizli, fayton akşamında kus
titrek masal yuvaları bir de, üşütme gözlerini yaprak
yarın bütün şeytanlar namaza duracak, en eski seneli
içtiğim dudakların yassında yaslanmış aklıma nay, us
tura acısı bu toplama kamplarında yalnızlık, delinmiş
hor görülmüş bir sokakta yalınayak koştuğum çaylak
kızım ben dünyanın erittiği bir forumsuz edebiyatım
giderek siyanürleşen akşam haberlerine akordeon, teşne
sevdiğim bütün kadınları aynı limanda yitirdim, acının
yozu yoktur, acı acıdır, yalnızlığım sokağına muhtaçtır
dalına mı susadın yaprak, annesiz elma ağacının örs
ünde büyür uzun bir yatılı doğu penceresinde heves
dağlarımız var kardan, çatısız aşklarımız, aşksız parçalığımız
kadınlarımız var hüzünlerine kına yakan, talihsiz
şakşaklarımız var, omuzlarda taşınan çeyizlerimiz
kimden döndüysem yağız bir bulut damlası, damıtılmamış
beden kilitli anılara, günah sesten sıyrılmamış, patavatsız yol
gittikçe yiten bir çocukluk, yittikçe beni arsız kılan, moralin
bozuksa süt sağ zarı patlamış gecenin kirli gelinliğinde nay
sisler uzuyor, gelincikler kuruyor, masalar kurşun mezesi
sahneyi daralttık, bölünmüş ne kadar uyku varsa kanattık
sömürgelerin tarihidir insanlık, senin gözlerinde çiftleşen
hüznümün annesidir, uçurumu kopmuş bir düş, bağ
evlerinde soğuk almış eski kara kırgın göçebe çıplak!
sanma bu yaralar bir gün elbet yağmurla yamanacak
dahası var nay, gör ki kaç yaprak şiirin kudretinde
yüreğine batmış o afacanlıkla gülüşür, yine gör ki ışıklar
beni parçalayacak köpeklikte değildir, git bir hayır kurumunda
evet dağıt çocuklara, git bedenini bozdur bir kuytuda, sonra suyun
derininde kanayan o uçsuz suçsuzluğuna dal
şimdi sen olsan, her şeyden öte gelsen, çay koysam sana
yakandan düşürdüğün kurdeleyi yarama sarsan, olsan
eski fotoğraflardan bir sonbahar yaratsak bu haneye
sen olsan olur muydu, metal çalın lan, forumsuzu
kan kusan talihsiz kopyacılar sizi, metal çalın
metalı duvarların ve alt kültürün dimağına çalın
akvaryum büyüyor odasında, hırslara fırıldak çevirin
çevirin umutları, bırakın kendiliğinden süzülsün kanım
sen dudaklarını getir(sen) dizgince, sinsisizce, sahipsiz
alın teri kokuyor güller, iskeletler özgürlüğün vatanında
kesilmiş sütü hayatın, susmuş, pusmuş altmış üçlüler, seksen
de seksek oynamış üniformalar ve kırbaçlar, nazım içeri
girdi, nazım kimdir baba, nedir bir babanın paltosunda üşümek
tankları devirecek bu ağaçlar nay, sirenleri susacak güneşsizliğin
merhamet hürleşecek Ömer, ömürler küsleşmeyecek, yaprak yine
böyle gülecek fotoğrafta, okul önünde onu bir kadın
alıp sinemaya götürecek, mavilikler olacak, sakalları
uzamayacak hasretin, oyunlar caddelerde de oynanacak
bunlar olabilecek yaprak, sen burada ol ama, yanımda kal
beni yanımdayken unut, unutacaksan…
I
Kadın, Erkek, İnsan
�Kadınlar İçin Erkekler Hakkında İpuçları� başlıklı yazım kadınlar tarafından beğenilmedi. Ya da ben öyle hissettim. Oysa o yazıda ben erkeklerin yönetilmesi kolay, basit canlılar olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Algılama ise genelde kadınların zavallı ve evde erkeğini bekleyen canlılar şeklinde oldu. Bir kez daha, ne dediğin değil nasıl anlaşıldığı önemlidir, sözü ispat edildi. Varoluş olarak bu denli iki canlı nasıl oluyor da bir hayatı bazen ölene kadar , bazen de bir zaman dilimi içinde bölüşebiliyorlar. Bu, duygusal ihtiyaçların ve fiziksel gereksinimlerin bir kombinasyonu yalnızca. Fiziksel gereksinim dediğimin önemli bir kısmında güvenlik ihtiyacı vardır, erkek te kadın da tek başına hem tabiata, hem topluma ve hem de duygularına karşı zayıftır bence.
Bir çok yazar kadınları en önemli yerlerinden yüreklerinden yakalamışlar, ha bire yumuşak duygular pompalıyorlar. Ahmet Altan bu işlerin piri, sonra Tuna Kiremitçi, Kürşat Başar sırayı alıyorlar.
Kadınlarda olayı kadınsal yönden ele alarak erkekler hakkında bir çok kitap yazdılar ve yazmaya devam ediyorlar. Ben bu kitaplardan ve yazılardan bir kısmını okudum. Ve yüz yılın yalanlarını okuyormuşum gibi geldi. Tüm tabiatsal gerçekler bir tarafa itilmiş, pamuk prenses yedi cüceler dünyasında, beyaz atlı prensler hayal ediliyor ve erkek modelinin bu hayale uymaması yüzünden hadım edilmesi gerekiyor.
Erkekler ise, dokunsan kırılacak kadınlarla yaşadığımızı, ömür boyu yalnızca kadınlara dikkat etmemiz gerektiğini kafamıza kakarak kadınların gönlünü almaya çalışıyorlar.
Ben bu iki görüşü de tasvip etmiyorum. Asıl olan kadın veya erkek olmaktan önce insan olduğumuzu düşünmek gerekir diyorum. Cinsiyet ayrımcılığına tamamen karşı olmak gerekir diyorum. İnsanı , insan olarak anlamak gerekir diyorum. Kadın ve erkek ayrımcılığı yaptığınızda yaklaşımlar hep önyargılarla olur. Kadın erkeğe uçkuruna düşkün bir canlı, erkek kadına zayıf ve korunma ihtiyacı duyan bir canlı gözüyle bakar.
Herkese tüm önyargıları yıkıp insan olarak bakabilmek kolay mı? Einstein �önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan zordur� diyerek bunun ne kadar güç olduğunu anlatmıştır. Kadınlar bizim gibi ülkelerde önce insan olarak görülmeyip kadın olarak görülüyorsa bunda kentleşememenin etkisi vardır diyorum. Kentli topluluklarda, bizim gibi kasaba ve köy zihniyetinin egemen olduğu topluluklara göre kadın daha fazla insandır, ve sosyal hayattaki yeri oldukça geniştir. Töre cinayeti kavramı yoktur, okuma ve okula gitme ile ilgili sorunlar yoktur. Temsil etme ve edilme sorunları yoktur. Türkiye�de kadın sorunları tümüyle kentleşmemiş yerleşimlerde daha yoğundur.
Kentleşmek herkese insan gözüyle bakmak için yeter şart mıdır? Hayır. Bundan sonraki aşamalar, paylaşım, adalet, vb benzeri kavramların ortak algılama içinde olmasını gerektirir.
Irkçılığın, cemaatçiliğin ve bununla ilgili ayırımcılıkların ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bu durum dünyanın en ileri ülkelerinde bile henüz sağlanamamıştır, fakat ümitli olunmasını gerektiren adımlar atılmaktadır.
Paylaşım ve mülkiyette adalet çok ama çok zor çözülecek bir sorundur bana göre. Acab dünya nüfusu yüz milyarlara ulaştığında ne olacak. Tabiat insanlığı mı yok edecek, yoksa insanlık mı insanlığı yok edecek.
Başlangıç ile bitiş arasında bu yazı yön değiştirdi ama, yönler birbirleri ile çok ilintili dikkatli bakınız lütfen. Sözü şöyle bağlamak isterim, kadın erkekten önce insan olmak önemli bence.
Yazar: Oğuzkan BÖLÜKBAŞI
“Bir toplumu toplum yapan onun bayrağı, sınırı, toprağı değildir bence, onu toplum yapan ortak ve tartışılmaz vicdani ölçüleridir.
Bu ölçüler hukuk ve devlet tarafından korunmaz, bu ölçüleri koruyanlar o toplumun edebiyatı, yazısı, hikayesi, efsanesi, masalıdır.
Yazılı olmayan yasalarıdır.
Ne oldu bizim efsanelerimize, hikayelerimize, masallarımıza, yazılı olmayan yasalarımıza?
“Bizim” dediğimiz efsanelerden, masallardan beslenseydik bugün çürümenin edebiyatını yapmazdik...
O masallar, o efsaneler, o destanlar... Binlerce yıllık medeniyetin ürünüdür. Bir halkın özlemlerini, beklentilerini, kahramanlıklarını, acılarını, sevinçlerini, sevdalarını dile getirir. Çünkü bu toprağın değerleri güçlüdür. Bu toprağın insanları binlerce yıllık medeniyetin üzerinde oturur. Bir Avrupa ülkesindeki gibi, o kadar çabuk çürümez. Bu değerleri savunanlar, o değerler uğruna gerekirse hayatından bile vazgeçebilenlerdir.
“Çocuklarımıza yanlış masallar mı anlatıyoruz acaba?” Evet, çocuklarımız her gün o pisliğin içinde büyüyor. Ancak biz onlara yine de iyiyi doğruyu, güzeli, paylaşmayı, birey değil çoğul olmayı yani değerlerimizi öğretiyoruz. Çürüme, sandığımız kadar çabuk olan bir şey değildir. Her gün ince ince düşünüyorlar, hangi kesimi ne şekilde çürütürüz diye...
BEYAZ GÜVERCİN
Süzülüp mavi göklerden yere doğru
Omuzuma bir beyaz güvercin kondu
Aldım elime, usul usul okşadım
Sevdim, gençliğimi yeniden yaşadım
Bembeyazdı tüyleri, öyle parlaktı
Açsam ellerimi birden uçacaktı
Eğildim kulağına; dur, gitme dedim
Hareli gözlerinden öpmek istedim
Duydum; avuçlarımda sıcaklığını
Duydum; benden yıllarca uzaklığını
Çırpınan kalbini dinledim bir süre
Ve uçmak istedim onunla göklere
Ak güvercinin iri gözleri vardı
Güzelliğinden fışkıran bir pınardı
Soğuk sularından içtim, serinledim
Çağlayan bir nehrin sesini dinledim
Belki buydu sevmek hayat belki buydu
Işıl ışıldım, gözlerim dopdoluydu
Bir name yükseldi sevinçten ve hazdan
Bir name yükseldi, güzelden beyazdan
Uzattı sevgiyle pembe gagasını
Birden öğrendim hayatın manasını
Kaderde sevgiyi sende bulmak varmış
Seninle bir çift güvercin olmak varmış
ümit Yasar Oguzcan
AŞK MIYDI O?
Aşk mıydı o, aşkımsı bir şey miydi
Neydi çekip kendine, beni bağlayan
Kanatan dudağımı, tenimi dağlayan
Elleri ta içimde o dev miydi
Etime bir alev değmişçesine
Nasıl da yakardı öptüğü zaman
Bir su gibi akıp gitti avuçlarımdan
Yorgunum şimdi bin yıl sevmişçesine
Hani o yalnız benim olan gül, kırmızı
Gözlerimin önünde açılan sonsuz bahçe
Hani, o var olmalarımız öpüştükçe
O delice sürdürmeler yaşantımızı
Hiç doymamak oysa, tene, kokuya, aşka
Sarıldıkça güçlenmek, bütünlenmek
Kudurmuş arzularla zamanı yenmek
Ve en kuytularda buluşmak korka korka
Kimi gün utanmak otlardan, çimenlerden
Kimi gece mıhlamak gölgemizi duvara
Varmak için o sevgiyle açılmış kollara
Apansız düşmek yükseklerde bir yerden
Oydu işte alıştığım, özlediğim şimdi de
Sevgice bir tutku, aşkımsı bir yakınlık
Avunmak... Kırık dökük anılarla artık
Kimbilir? o geceler yaşanmadı belki de
ü.Yasar Oguzcan
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti, soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
Kömür yanıyordu sobalarda
Geceleri polisler, bekçiler oluyordu
Bir de biz oluyorduk
Ölümüne üşüyorduk ha,
Yalan yok, polisler de üşüyordu
Onaltı yaşındaydım
Herşeyi bükecek bileğim vardı
Onaltı yaşındaydım
Aslan gibi ortadaydım
Gündüzleri, okulda coğrafya defterimin arkasına
Senin için şiirler
Geceleri duvarlara ülkemi kurtarmak için
Kahrolsun yazacak kadar adamdım
Onaltı yaşındaydım
Ne senin haberin oluyordu şiirlerimden
Ne de birileri kahroluyordu
Mahalle duvarlarına çiziktirdiğim harflerimden
Onaltı yaşındaydım
Yalan yok
Ben yazmaya böyle başladım
Coğrafya defterim bir eskiciye kurban gitti
Duvarlarına yüreğimi bağırdığım o evler birer birer
Yıkıldı gitti
Şimdi güzel kağıtlara yazıyorum
Kocaman laflar ediyorum
Marşlar biliyordum
Kitaplar okuyordum
Koşarak ve ıslanmadan geçiyordum sulardan
İstanbul'u seviyordum
Seni seviyordum
Dualar öğreniyordum
Meydanlarda toplanıp bağırıyordum
Herkes gibiydim
Herkes kadar cesur
Herkes kadar korkak
Herkes kadar filinta delikanlı
Ve herkes kadar buralı
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
Ağzımızdan dumanlar çıkıyordu konuşurken
Haliç'in arkasında toplanıyorduk
Gece adamı içine çekiyordu
Biz geceyi içimize çekiyorduk
En güzel ben yazıyordum duvarlara yazıları
Herkes beni seviyordu
En güzel şiirleri de ben yazıyordum oysa
Coğrafya defterimin arkasına
Bunu kimse bilmiyordu
Sizin evin duvarına "kahrolsun" diye yazıyordum
Ve hızla kaçıyordum
Sizin evin duvarına birkez olsun
"Seni seviyorum" diye yazamadım
O zaman duvarlara öyle şeyler yazılmıyordu
Dedim ya
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul'a kar yağıyordu
el ayak çekilmiş sokaklardan
bütün gece kar yağıyor Ankara’nın kalbine
tatil yağıyor öğrencilere, öğretmenlere
ıssız parklar, çocuk bahçeleri
şimdi kar altındadır
rüzgarın soluğuyla şarkı söylüyor
dallarda ışıklar
bütün pencerelerde indirilmiş panjurlar
kapanmış perdeler
bu saatte bir ben ayaktayım
kar altındayım
kentimin ışıklı bulvarlarında
sessizce yürüyorum
düşlerin bahçesinde yitik cennetler arıyorum
sarhoş bir hülyanın kollarında
kar kokusunda
yürüyorum sessizce Ulus’tan Kızılay’a
Kızılay’dan 100.Yıl’a
yolda sayfalar dolusu
yazılmış, çizilmiş kalbim
kalbimin karşısında
hüzünlü ışıklarla öpüşüyor Hitit Heykeli
selamlayıp geçiyorum kentimin talihsiz simgesini
bir türlü ayrılamadım senden
güzel kentim Ankara
özgürlüğüm de sendedir, tutsaklığım da
senin zindanlarında açıldı kalbime yara
tüm acılara karşın yine de
seviyorum seni Ankara
bu gece bir ben ayaktayım
bir benim nöbette
saatlerdir inatla yürüyorum
özgürlüğün koynunda mutluluk arıyorum
sonunda evimin kapısındayım işte
kentimin şafağı gözlerime saplanıyor
yorgunluğun yüzünde ışıyor sabah
"elveda" diyorum, tükettiğim geceye
ve "merhaba" diyorum yeni güne
yeni bilmeceye
Şiir Gibi İstanbul
Fatih’e bağrını açtığın gün
On sekiz bin âlem etmişti düğün.
Hiç batmadı güneş kırk gece kırk gün.
Medeniyetler yurdu canım İstanbul...
Yedi Tepeli, Altın Yeleli
Onurla takmış gümüş kemeri.
Kaşıkçı Elmas'ı, bedesteni
Arşın ziyneti, gül İstanbul...
Bir tarafta Anadolu, diğerinde Rumeli
Hisarlarla taçlanmış her iki yanı
Beylerbeyi, Çırağan, Topkapı Sarayı
Dünyanın kalbi nurlu İstanbul...
Süleymaniye muhteşem, Fatih yadigâr,
Beyazıt göklere yıldırım misali bakar.
O’nun ki bağrında Ensar-ı Sultan yatar,
Mabetler şehri kutsal İstanbul...
Sultanahmet, Ayasofya iki kardeş
Kenetlenmişler sevgiyle sarmaş dolaş
Sessizce haykırırlar insanlığa mesaj
Peygamberler rüyası güzel İstanbul...
İstanbul’da yağar en güzel yağmur
Açar laleler oluşur bin bir buhur.
Sultanahmet’te yediveren güller,
Ruhunda döner durur semazenler.
Altındır toprağı ve taşı
Emirgan, Bebek, Kalamış’ı
Masal misali Kapalıçarşı
Seherde ezanlar titretir arşı
Âleme, ebedi sultan İstanbul...
Çemberlitaş, Yerebatan
Sarayburnu tutam tutam
Büyükada, Heybeli, Burgazada
Tarihin nabzı atar İstanbul’da.
Asya ile Avrupa
Öpüşür dudak dudağa,
Denizler girmiş kol kola
Kıtaların aşkı İstanbul...
Necip Fazıl, Orhan Veli
Şiirlerin sırlı dili
Dillerde hep Boğaziçi
Şairlerin yurdu İstanbul...
İstanbul sen bir ömürsün
Dillerden düşmeyecek türküsün
Ebediyen Müslüman, Ebediyen Türk’ünsün
Allah’tan emanet sırlı İstanbul...
Dünyanın tek harikası
Şehirlerin şahikası İstanbul.
Şairlerin sözü,
Tarihin önsözü İstanbul.
İstanbul gibi şiir,
Şiir gibi İstanbul...
(İstanbul-Bahçelievler 05.05.2005)
Nevzat Kaya
Sevgi mi… Aşk mı… Bugün kar yağdı kasvetli şehre;kendi kasvetinde boğulan ve yalnızlığının sessiz çığlıklarını dinleyen küçük bir çocuğun içinden geçenlerdi bunlar… Sevgi mi.. Aşk mı… ‘diye soruyordu kendi kendine.Sonrasında hissettiği bir duyguyu tanımlayamadığının farkına vardı,öyle ki bu iki farklı noktaya yoğunlaşan aynı duygu tanımsızdı.
Aşk,olamazdı.Sevgi de.. Bilmiyordu,belki de sevgi olabilirdi.Ama tanımı bu kadar basit olamazdı.İçinde aşk’a dair dürtüler yoktu bu duygunun… Şehvetli bir aşktansa,usul ve kadim bir sevgiyi tercih ederim dedi küçük çocuk… Bu sevgi,içinde yaşayabileceği,yalnızlığından korunabileceği,reel dünyanın tüm çirkefliklerinden soyutlanıp,kendi kirlenmemiş hislerinde barınabileceği bir limandı sanki… O’na kollarını açmış bir anne gibi,tıpkı soğuk bir kış gecesi üzerine sarınan yorgan gibi,denizden esen meltem gibi oracıkta duruyordu o sevgi… Aşk değildi belki… Belki de sevgi bile değildi… Tanımsızdı… Böyle olması hoşuna da gidiyordu onun.. Sevgiye yakındı.. ..ama aşktan uzaktı.. Uzak olması,daha iyiydi.Çünkü aşk,her duyguyu ve düşünceyi uçta yaşatan ve mantıklı düşünceyi engelleyen bir uyuşturucu misali kana girdiğinde,tıpkı ucuz bir aşifte gibi masum bir erkeği ayarttığında,tıpkı yalancı bir rüzgar gibi yönünü belli etmeden esiverdiğinde yanlış olan herşey insanın gözüne doğru olarak görünüyordu.Bu duygu ortadan kalktığında ise,aslında insan,yaşama ne kadar da zarar verdiğinin farkına varıyordu.Tıpkı içinden çıkıp içine bakmak gibi… Sevgi,böyle değildi.. Hep yanındaydı onun,ve hep ona en uzak ve en yakın olandı… En yakındı,çünkü hemen şurda şuracıkta yanıbaşındaydı.Mutlu olmaması için bir neden yoktu ki ? Hem olsa bile,bir kaç dakika sonra kahvesini yudumlarken boğulmayacağı ne malûmdu… Mutlu olmak gerekti,sevgi ile… ve sevginin o’na verdikleri ile… Sevgi de acıtırdı,hem de pek çok yalan deyişten öte,aşktan daha öte acıtırdı sevgi.Sevgi,salt kendisi acıtırdı.Aşk böyle yapmaz,yaptırırdı.İnsan,yalnızca kendisi,kendisine yapardı.Sevgi ise acıttığında,kendi başına acıtırdı.Sevgi’nin izleri daha kalıcı idi.Zira sevgi’yi kaybettiğinizde onun yerini dolduracak birşey bulamazdınız.Boş kalmıştır orası,hep.. boş.. boş.. boş.. ve bazen canınız sıkılır,ah.. dersiniz… ki “ben geçmişte yaşıyorum” o vakit çaresiz çareniz gelmiştir,sevginizin imgesine sarılmışsınızdır,nitekim simgeniz yitmiştir artık… Sevgi,daha mutlu eder insanı..İnsan’ın içini ısıtır… Mutluluk verir.. Huzurlu hissettirir,tıpkı benim şu satırları yazarken hissettiğim huzur hazzı gibi,sizi de neşelendirir,hüzünlendirir.. sizde de izler bırakır Sevgi.. Serseri kardeşi Aşk gibi değildir,çokça sevgili değiştirmez Sevgi.. Sevgilisi yoktur zira… Aşk ise gezer,tozar.. tam bir sokak çocuğudur.. Sevgi,başını yastığa koyduğunda geçmişini hatırlayandır.. Aşk ise,çabuk unutur…
Sevgi çok daha önemli bence.. Ah,Sevgi.. Bırakma,bırakma ha,beni…
dip not : korkakların arka bahçesine sakın girme; toplu mezarları vardır kelebeklerin;
cam kırıkları batar ayağına, aptalların ıssız kumsallarında gece yarısı yürüme...
Kadın Hakları-8Mart Kadınlar gününe özel
Kadınlar gününde 'Kadın hakları '
Kadın eziliyorsa, hor görülüyorsa,ekonomik özgürlüğü, söz hakkı yoksa hangi kadınlar gününden söz ediyoruz Allah aşkına.Kadın haklarını daha uygar bir düzey, seviyeye getirmedikten sonra...Martaval okumaktan başka neye benzer? Bakanlar koltuklarında otura dursunlar.Feministler bas bas bağırsınlar.'İt ürür, Kervan yürür'olmuşsa.Söylenecek kelam çok aslında, nerden başlasak kadının eğitimi, kadının ailedeki yeri, bir eş olarak konumu, ekonomik özgürlüğü...
Önce kadına saygınlığını verelim.Ona 'cennet anaların ayağı altında 'büyük sözüyle gereken itibar verilmişti zaten.Kız çoçuklarını diri diri gömülmekten kurtararak çağlar öncesi verilmişti.Akte sadık olanlar kadını el üstünde tutar.Bu terbiye, mihval, ahlak üzere yetişen buna hakkıyla riayet eder.
Toplumda kadının yeri yada evlilikte kadının yeri konusuna değinecek olursak.
Acaba kadın ruhundan anlayan kaç erkek var? Akşam eve gelince yüzünden bir gülümseyen ifadeyi esirgemeyen kaç erkek var? Hani Anadolu erkeği ya...Taviz vermeyecek, ödün vermeyecek, kuralcı,sözde mükemmeliyetçi olacak.
(Yarası olan gocunsun) Zira 'sözüm meclisten dışarı'.
İş hayatının stresini kapıda bırakıp gelebilen bunu aşabilen kaç erkek var? Evdeki gariban nerden bilsin senin dışardaki ahvalini.Eğer paylaşacak kadar müşterek hayat yaşayabilseydi evin reisi konumunda erkek.Hoş görü takınmak üstünlük gösterecek kadar yürekliydi kadın.Evlilikte bir müessese olduğuna göre.Birlikte iştişare yapmak en doğru yol değil mi? Ortak paydada buluşmak...Sevgiler sunmakta cesur değilde, cimri olunursa...Hayat şartları paylaşımı gerektirir.'Aynı kuyuya taş atmak'tır.
Toplumumuzda maalesef örneklerine çokça rastlıyoruz.Yine örnek verebilirsek; 'Şoray Uzun Yolda' proğramı sunucusu kırsal kesimdeki kadınımıza mikrofon uzattığında hangisi hayatından memnun,eşinden ve davranışlarından.Çalışkan,ar duygusu olan dağ gibi dimdik ayakta durmaya çalışan cefakar kadınımız.
Öyle ki aile reisi olan erkekte aile içi davranışta' al birini, vur ötekine 'diyebilecek boyutta kadına karşı bencil.Salon erkeği diye tabir edilen memur,amir,saygın esnaf centilmen erkek olarak yerli yerince bu görevi yerinede getirebiliyor.
Çok yüklendiği mi düşünürseniz, tabiki müstesna insan yok değil.Çevremde,toplumumuzda asil davranışlarıyla örnek teşgil edenler, istisnalar var.Onları tenzih ediyoruz. Aileden terbiye, ahlakla donanmış erdemli insan.Evet her türlü olumsuzluklara rağmen asla terbiyesini bozmayan sabrın sınırı zorlansada, kadının Allah'ın onlara bir emaneti olduğunu özümseyip,içinde koruma içgüdüsü olabilen gücünün yettiği yere yetişmeye çalışan erkeğede rastlamak tabiki mümkün.
Bu ilişki evlat baba, anne evlat arasındada edep adına mesafeli biçimde aksediyor.
Mesala ben; babama kendimde cesaret görebilsem ona; Babacığım, seni çok seviyorum... diyerek bir kez olsun boynuna sarılmış değilim.
Hep bastırılmış duygularla, mesafeli bir yaklaşımla ebebeyn, evlat ilişkisiyle sürdü.
O ayıp,bu ayıp, el ne der.Daha küçük yaşta kızlara, kızlar kahve içmez.Hayatını el ne der sözüyle kısıtlı yaşamak.Eller aya çıkarken, senin yaya kalman demek...Sınırları zorlamak,zincirleri kırmak demekti kadının okuması,karşı durması.Kadın bazı erkeklere göre evinde oturmalı,işiyle meşgul olup,onlara yerli yerince hizmet etmesi demekti.Kendini ifade etme özgürlüğünün elinden alınması.Kırsal kesimlerde hala maalesef erkek egomanyası devam etmekte.Başarılı kadın her ne hikmetse, bir türlü hazmedilmemekte.
Bugünlere kolay mı gelindi,daha düne kadar böyleydi.Cumhuriyetin yeni ilanı dönemlerinde okuyan kadınlarla tanıştığım zaman onları ütopya hayali gerçekleştiren bir kahraman olarak görüyorum.
Onlara soruyorum'nasıl okudunuz? '
Aileniz yatılı okumanıza nasıl izin verdi? gibi sorular yöneltiyorum.Üstelik başka bir şehirde lise döneminde, şanslı kişilerdi doğrusu.Şimdi çok rahatlar emekli aylıklarıyla kimseye mihnet etmeden yaşıyorlar.Torunlarına istediği hediyeyi alabiliyorlar.Ekonomik özgürlükleri var yani.
Keşke biraz daha geçmi gelseydik dünyaya diyorum.Niye mi? En azından üniversite okur,meslek sahibi olur.Hem ilmen, hem maddi imkansızlıklarla muhtaçlık yaşamaz.Böyle bir konumda olmadığım için başını taşlara çalacak kadar pişmanlıklar, keşkeler yaşamazdık.Her şeyin başı eğitimden geçer.
Kadınımız,erkeğimizle toplum bir bütündür.Karşı olduğumuz tek şey,KÖRÜ KÖRÜNE CAHİLLİK...
Kadın gözüyle toplumda kadının yerini belirtme amaçlı kadınlar gününde kaleme alınmış yazı.
Zehra Çelik
|
|
HELP FOR CHILDREN2505 üyesi var. üyelik serbest. |
|
|
Küçük Şeyler540 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
|
|
tılsım311 üyesi var. üyelik serbest. |
|
|
reklamcıyım diyenler17 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
|
|
Kamaşutra Harekatı16 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
|
|
sıla2 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
|
|
Kuş1215 üyesi var. üyelik serbest. |
|
|
masal masal matitas30 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile. |
Şimdi hatırladımda ilk senle sayfanın en aşşağısına yazardık. Ben seni dj erba hesabında kendi sayfanın en aşşağısında bulmuştum. :) posta atamıyordum, çünkü tek yazılacak yerde en aşşağısıydı. Hey gidi günler hey
tatamuran bici sen gelmissin ne kadar sevindim canim tatacim tsk ederim tatlim..
yukari tasimak icin onlarca kez ugrastim ama olmadi tata bir formülü varmi inan bende sinir oldum :((
Mesele Öpüşmek Değil
içinden bir tren geçmeyecekse öpme beni
öpme dışarısı bir tür bantlı kıç korosu
ellerin metinler arası ilişkiler yumağı, sakın
öpme beni kökünden tutup haykırmayacaksan
bu arsız, kibirli karanlığın
öpme beni yakamdan düşüreceksen alnındaki şöleni
aklıma ilk gelen şeyin sen oluşunu bilmeyeceksen
öpme
kaskatı kesilmiş bulutlar, ikide bir
ilikleyip durma beynimin işlerini, bu
yaklaşımın hiç uzak değil öpme beni
öpme
kıyamet çiçeği takmışsın da saçına
koşup duruyorum tepelerine, yön
değil kayıp arıyorum her bir kendimde
eski giysiler gibi saçılmış insanlar, dalıp
gittiğin sokak sana kış hazzı vermiyorsa
öpme beni
uygun adım marş betonlarında yasak
gibi korkunç da olabilir dilindeki ahengim
ama hiç tufan görmediysen ömründe
öpme beni
yarım odalarda sıkıntı çokluğu o eşyalar
aynanın yanında unuttuğun, hatırladığın
bütün yalanlar adına söyleyeceksen sırrını
öpme beni
öpme
evler sevgileri çağırır, sevgiler evsizliği
balkonun önünü süpürmüş, bütün bir saat
beklemişiz yıldızları
dünyada bir masal olsa
haneleri sevda ile örülü
kim söndürecek bu ateşi
öp o zaman
Batık Liman
Oraya varır şair
ve ışığa döner sonra şarkılarıyla
ve yayar çevreye onları
Bu şiirden
bana
bitimsiz giziyle
o hiç kalır
Giuseppe Ungaretti
artik sifirci olmasamda geçerken gelişinin doğruluğunu inanayım dedim:/
GALATA KÖPRÜSÜ
Dikilir Köprü üzerine,
Keyifle seyrederim hepinizi.
Kiminiz kürek çeker, sıya sıya;
Kiminiz midye çıkarır dubalardan;
Kiminiz dümen tutar mavnalarda;
Kiminiz çımacıdır halat başında;
Kiminiz kuştur, uçar, şairane;
Kiminiz balıktır, pırıl pırıl;
Kiminiz vapur, kiminiz şamandıra;
Kiminiz bulut, havalarda;
Kiminiz çatanadır, kırdığı gibi bacayı,
Şıp diye geçer Köprü'nün altından;
Kiminiz düdüktür, öter;
Kiminiz dumandır, tüter;
Ama hepiniz, hepiniz...
Hepiniz geçim derdinde.
Bir ben miyim keyif ehli, içinizde?
Bakmayın, gün olur, ben de
Bir şiir söylerim belki sizlere dair;
Elime üç beş kuruş geçer;
Karnım doyar benim de.
O.Veli Kanik
hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı falan
senin yolunu gözlüyor atom bombası falan
hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor sosyalizm komünizm filan.
10 Eylül 1961
Aşk Adamı ...
Sevdanın ne olduğunu asla anlayamayacağını düşünürdü. Sevmek neydi açıklamak isterdi ama olmazdı yapamazdı. Ve her seferinde sevgiyi anlatmaya çalışıp da beceremeyince öyle bir şeyin olmadığına inanırdı.Her aşık oluşunda şiirler yazardı sevgililerine-gerçi onlara sevgili denilmezdi çünkü o hep platonik aşklar yaşardı. Aşkın somut bir şey olmadığının farkına çocukken varamazdı. Bir insan neden illa birini istesin ki diye düşünürdü. Hele bir erkek eğer kendisin çılgınca seven bir kadın varsa neden başkasını bulmak için uğraşsındı.
Çocukken gördüğü her güzel kadına aşık olduğunu sanırdı ama sonradan acı bir şekilde öğrenecekti otla bok arasındaki farkı. Aşkı sakızlardan çıkan yazılarda tanımaya başlamıştı ve öğrendiği ilk İngilizce kelime ‘love’ olmuştu. ‘love is...’ diye başlayan bütün cümleleri okumaktı amacı. Yaşıtları gibi çıkartma veya araba resmi için değil aşkın ne olduğunu öğrenmek için sakız alırdı. Sonradan pişman olmayacaktı belki ama aşkı yanlış tanıdığını gözyaşlarını silerken anlayacaktı.
Aşk vardı elbet artık bunu anlayacak kadar büyümüştü ve artık gerçek aşklar yaşıyordu. Şiirler yazıyordu geceleri,defterlerinin her tarafına aşık olduğu kişinin adını yazıyordu. Onu görebilmek için sınıf kapısında bekliyordu ve soğuklara aldırmadan her teneffüs sevgilinin gözlerini arıyordu. Aşk neydi belki bunu açıklayamazdı ama soranlara verecek bir cevabı olurdu her zaman aklının bir yerinde. Yıllardır tanıdığı ve sadece arkadaş olarak gördüğü kişinin diğer arkadaşları arasında özel bir yer kaplamaya başlamasını hissederdi. Sadece ona şiirler yazardı,onunla ilgili hayaller kurardı geceleri bunalım şarkıları dinlerken. Söylediği her kelimeyi onun duyacağını düşünerek söylerdi ve saçma sapan yalanlar söylerdi sırf muhabbet olsun diye. Sevgilinin saçları ve gözleri süslerdi şiirlerini ve sonra yavaşlardı aşkın şiddeti. Aşkı bir dağa tırmanmaya benzetirdi her zaman. Önce hızla tırmanırsın,soluğun kesilmeye başlar,gün geçtikçe üşürsün ve gittikçe yavaşlayarak zirveye varırsın. Sonra farkına bile varmadan yuvarlanırsın oradan,yeni bir dağa tırmanmak için ayakların aşağıya kayar ve işte yeni bir dağ...
Sonra aşkı biterdi-yani o öyle hissederdi. Yazdığı şiirleri,karşılıksız mektupları okurdu ve gülerdi. O zamanlar ne kadar aptal olduğunu düşünürdü. Bir zamanlar aşk için ölmeli diyen adam o değildi sanki. Aşkı sıradan bir şey gibi görürdü. Ta ki bir başka göz büyüleyene kadar onu. O zaman unuturdu her şeyi. Hani yazdığı şiirler kara saçlı kara kaşlı sevgiliye? Yoklar ,yerini çoktan mavi gözlerin derinliğine bırakılmış yazılar alır daha sonra belki de yeşil bir göz kim bilir. Ve tekrar inanmaya başlar aşk için ölme fikrine. Ve o aşkı da biter öncekiler gibi ve o yine sevmeyi unutur ve tekrar sevdalara yelken açar bu böyle sürüp gider.
O hep platonik sever. Sever de söyleyemez yazdığı şiirleri kimi zaman okur ama asla ona yazdığını söyleyemez. Her aşık oluşunda mucizeler bekler yani hep o’nu bekler. Saatlerce fal bakar seviyor mu sevmiyor mu diye ve hep seviyor çıkar-zaten sevmiyor çıksa da inanmaz. Ama o bu düşüncelere dalıp sabahı getirince ve o’nu başka ellerde görünce içinden kağıtları yırtmak gelir. Ama bir sonraki sefere inanmak için kaldırır bir kenara. Hep şarkılar söyler;öyle sıradan şarkılar değil aşk şarkıları sevgiliye söylenmek istenen aşk şarkıları. Aşkı hep dağa benzetir ya, bir dağdan inip ötekine tırmanmaya başlayınca bazen dönüp bakar tırmanmış olduğu dağlara ve ne kadar heybetli olduklarını düşünür. Asla zirvede kalamamıştır ve hep tırmanacağı en yüksek zirveden inmeyeceğini düşünür. Hayatı boyunca belki de on kez o dağı en büyük dağ sanacak ama her seferinde yanılacak. Ve bir gün ölmeden anlayamayacak hangisi en büyük sevdası,hangisi en güzel aşkı.
Dostlarla paylaşacak acılarını, o’nu başka kollarda görmekten gocunmadığını söyleyecek ama içinde hep aynı şarkı çalacak ‘seni kimler aldı kimler öpüyor seni’ diyecek ebediyen ve o her zaman yalnız aşık rolünü üstlenecek baş rolünü oynadığı bu oyunun. Acı acı sövecek kimi zaman rüzgara kimi zamanda kendi tiyatrosunun senaristi olamayışına... Ve her seferinde aşkını başka ellerde görünce balonunu elinden kaçıran bir çocuk gibi ağlayacaktı ve her aşık oluşunda kumdan kaleler yapacaktı ve sonra insafsız aşıklarca yıkılacaktı. O’nu tanıdığındaysa çok geç olacaktı...
Dumansız bir bacaya tüneyen martı, havadan nem toplarken, genç bir adam çöpleri yokluyordu. Güneşin yarattığı gölgelere toplaşan çocuklar çıldırmıştı; sanki…
Yanağını eline ne güzel dayamış bak, / Ne olur o yanağa değebilmek için ben / Elinin üzerinde olsaydım bir eldiven… İşte size aşk… Onun yanağına değebilmek…
ihanet
Ihanetin adi göçmen bir kusa verilmis,
Sadakatin adi ise bir serçeye
Göçmen kus bütün bahar ve yaz boyunca
Küçük köyün üstünde uçmus serçeyle beraber
Küçük sinekleri, kurtlari yemisler
Kis yagmurlariyla saha kalkmis derelerden su içmisler
Masmavi gökyüzünde dans etmisler
Çiçek açan agaçlara konup, papatya tarlalarinda gezmisler...
Birbirlerine söz vermis kuslar;
Ayrilmayacagiz diye.
Ama kis gelmis,
Göçmen kus adina yakisani yapmaya kararliymis,
Serçe ise her zamanki gibi sadik
Ama sevgi de yabana atilmaz bir gerçek
Ayrilik aci, ihanet kötüymüs serçe için
Yasamaksa önemli imis göçmen için
O baharlarin tatli eglencesiymis sadece
Gel demis serçeye benle beraber
Baska bir bahara uçalim
Serçe ise burda bekleyelim demis yeni bahari
Ama kis acimasizdir demis göçmen,
Yasayamayiz burda, aç kalir üsürüz
Serçe hayir demis korunuruz kötülüklerinden kisin beraber
Göçmen inanmamis serçeye hayir demis gidelim.
Serçe için gitmek nasil bir ihanetse yasadigi yere
Kalmakta ayni sekilde ihanetmis sevgiliye
Ve karar vermis sevgiyi seçmis
Uçacakmis yeni bir bahara...
Göçmen ve serçe çikmislar yola,
Ama serçe zayifmis,
onun kanatlari uzun uçuslar için degil.
Dayanamayacakmis bu yola
Oysa göçmenin kanatlari güçlüymüs
Çünkü o hep kaçarmis kislardan
Hep gidermis zorluklarindan kisin yeni baharlara
Bir firtina yaklasiyormus.
Göçmen hizli gidiyormus firtinadan, yakalanmayacakmis
Ama serçe iyice zayif kalmis, yavaslamaya baslamis
Göçmene duralim demis artik.
Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmis, firtina demis, ölürüz.
Serçe çok firtina görmüs, kurtuluruz demis.
Ama göçmen yürü demis serçeye
birazdan okyanuslara varacagiz
Serçe sevgisine uymus ve
pesinden son bir gayretle gitmis göçmenin
Birazdan varmislar okyanusa
Kurtulusuymus bu büyük deniz
Göçmen için çok iyi bilirmis buralari
Ama serçe ilk kez görüyormus ve sanki
Gökyüzünden daha büyükmüs bu yeni mavi
Serçe artik dayanamiyormus,
Son bir sevgi sesiyle seslenmis göçmene
Artik gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmis,
Bakmis ve devam etmis........
Okyanus çok büyükmüs, serçe ise çok küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüs ama göçmen çok küçük...
Mavi sularinda okyanusun bir minik SADAKAT ...
Yeni bir baharin koynunda koca bir IHANET
Herkez Gitmek İstiyor
--------------------------------------------------------------------------------
Bu günlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi...
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim,
Öteki de olmuyor;
Yani herşeyi yüzsütü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
Öbür yanımız "otur" diyor.
"O"tur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık...
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler,
Bir çocuk daha doğurmalar,
Borçlara girmeler,
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben;
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sırtında yumurta küfesi taşımak" diye bir deyim vardır.
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler...
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira!
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif denk olsa...
Gün içinde mesela;
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün?
Sabah 9 akşam 18...
Sonra başka mecburiyetler...
Sıkışıp kaldık...
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani...
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba..
Ben her bahar aşık olmam
Ama her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç, ama olsun...
İstemek de güzel.
Can Yücel
Bir Başkadır İstanbul'a Uyanmak
Bir başkadır
İstanbul'a uyanmak
bir köhne evde,
yada bir Beyoğlu sokağında
gözlerini
İstanbul'a açmak
bir telaş başlar
köşe başlarında ilk önce
acele atılan adımlar
birbiriyle yarışır
kırlangıçların aşk nağmelerine
martıların sabırsız düeti karışır
sabahın çiğ havasına karışan simit kokularında
İstanbul yeni bir günde hayata uyanır
mavi gözleri gözlerim İstanbul'un
bir vapur kalkar
Kadıköy iskelesinden
içinde binlerce umut taşır
umutların içinden
karşı yakaya bakarım
tüm endamıyla Sultan Ahmet Camii'nden
tarihinin mistik havasına akarım
İstanbul
bazen dingin bir deniz
bazen hırçın bir nehir
İstanbul
uyuduğum uyandığım şehir
Bir başkadır İstanbul’u yaşamak
bir meydanında
yada bir parkında
yüreğine
İstanbul’u solumak
dört mevsiminde
farklı renkler kuşanır
her köşesinde
sevdalılar dolaşır
İstanbul İstanbul’a aşık
İstanbul’da aşk
bir başka yaşanır
gidişi yoktur İstanbul’dan
başka diyarlara
hep söz olmuştur
hasret dolu şarkılara
özlem içinde
dönüş yolları beklenir
gurbet olur İstanbul
İstanbul’dan ayrılanlara
İstanbul
bazen dilimde bir türkü
bazen kanımda bir zehir
İstanbul
yaşadığım yaşattığım şehir
YEDİ CÜCESİ OLMAYAN BİR PAMUK PRENSES
Bir varmış bir yokmuş.
Uzak ülkelerin birinde bir Pamuk Prenses yaşarmış. Ne var ki bu Pamuk Prenses, Yedi Cücesi olmayan bir Pamuk Prenses'miş. Bu yüzden hayatta en büyük emeli Yedi Cüceye sahip olmakmış. Sabah akşam penceresinin kıyısına oturur, kendine yedi cüce vermesi için tanrıya yakarır, günün birinde çıkagelecek yedi cücenin yolunu gözlermiş. Kapısında Beyaz Atlı Şehzadelerin bini bir paraymış; Prenslerin biri gidip, biri geliyormuş ama neye yarar? Yedi Cücesi yokmuş. Prenslerin, Şehzadelerin hepsi de en büyük vaatlerde bulunuyorlarmış kendisine, yalvarıp yakarıyormlarmış ama, o bunların hiçbirini istemiyor, bu erken ziyaretçilerin hepsine burun kıvırıyormuş.
"Önce Yedi Cücem olsun, ben onlarla küçük bir kulubede yaşayayım. Evlerini süpüreyim, yerlerini sileyim, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkayayım; sonra cadı kadın gelsin beni yerden yere çalsın, siz ondan sonra gelip beni kurtarın; şimdi gelmişsiniz ne çıkar?" diyormuş.
Şehzadeler, Prensler yüzgeri dönüyorlarmış Pamuk Prenses'in kapısından. Üveyannesi ise çok üzülüyormuş bu işe. Ama onun da elinden bir şey gelmiyormuş. Bir türlü Pamuk Prenses'e söz dinletemiyormuş. Tabiî Pamuk Prenses'in bir de üveyannesi varmış. Çünkü o ülkede herkesin bir üvey annesi varmış. Bütün genç kızlar üvey annelerini "fena kalpli" zannederlermiş. Oysa bütün üvey anneler gibi Pamuk Prenses'in üvey annesi de yalnızca bir anneymiş.
Pamuk Prenses beklemekten bıkmamış, usanmamış. O pencerenin kıyısında solmuş durmuş. Yoldan her geçen kadının sepetini "Acaba elma var mı, yok mu?" diye karıştırıyormuş. Her yaşlı kadını elmacı kadın sanmaktan, her sepette zehirli elma aramaktan kendine de gına gelmiş.
Bu arada üvey annesinin meşhur aynasına yalvarıp duruyormuş:
"N'olur üvey anneme söyle beni ormana göndertsin, boynumu kestirtin, avcı bana acısın, bir tavşanın kanını sürsün bir beze.. ölümü öp ayna aynen bunları söyle üvey anneme."
Gel zaman git zaman bunların hiçbiri olmamış. Pamuk Prenses kendine yedi cüce bulamamış. Umutları eskidikçe güçlenmiş, içine kök salmış. Yıllar haince geçmiş, yaşlanmaya yüz tutmuş, geçkin bir kız olmuş. Yedi cücelerden umudu iyice kesmiş artık; Onları aramaktan vazgeçmiş. Ne var ki bu kez de artık eski Şehzadeler, Prensler de uğramaz olmuşlar kapısına, penceresinin dibine.
Bu pamuk Prenses bu yüzden hiçbir masala girememiş. Kendinin bir masalı olmamış. Gün gelmiş iyice yaşlanmış, çirkin bir kızkurusu olmuş. Yaşamının da kendisi gibi iyice kuruduğunu görmiş. Şaşkınlıklar içinde korkulara, kuşkulara kapılmış. Oysa masalından, düşlerinden de bir türlü vazgeçemiyormuş.Bunun üzerine masalında yeni bir yer edinmeye karar vermiş. Koluna bir elma sepeti takmış, dağ tepe demeden kulübe kulübe dolaşmaya başlamış. "Nasılsa her zaman bir pencerede yazgısını bekleyen bir Pamuk Prenses bulunur" diyormuş. "Belki uzak bir kulübede, bir ışıksız pencerede bir Pamuk Prenses beni bekliyordur," diye düşünüyor, hiç olmazsa onu mutlu etmek, zehirli elmalarıyla onu özlemlerine, düşlerine kavuşturmak istiyormuş.
Onca yol tepmiş, onca dağ tepe dolaşmış. Oysa hiçbir Pamuk Prenses'li pencere onu çağırmamış, her kulübeden, her kapıdan geri dönmüş. Elmaları sepetinde kendi zehiriyle çürüyüp kalmış.
Dişleri dökülmüş, burnu uzamış, kamburu çıkmıştı. Artık ayakları tutmaz olmuş, siyatikleri azmış, romatizmadan her yanı sızım sızım sızlıyordu. Gözleri iyi seçmiyor, kulakları iyi duymuyor, beli tutmuyordu. Ama O, büyük bir inat ve ısrarla dağ, taş, orman geziyor, elmasından ısırtacağı bir Pamuk Prenses arıyordu.
(Düş uykusuna dalacaktı Pamuk Prenses. Tâ ki Beyaz Atlı Şehzade gelene dek.. Oysa bütün masallar sonsuz bir kış uykusuna yatmışlardı.)
Sonunda zamanın her şeyi değiştirdiğine karar verip, bütün dünyaya küstü. Köşesine çekildi. Yoksulluklar, sıkıntılar içerisinde kırgın, küskün günler geçirdi. Artık kimsenin ideallere hürmeti almamıştı. Bunu anlamıştı.
Pamuk Prenses ise kendini idealleri uğruna feda etti. Ölürken kendini -eksik de olsa- bir kahraman gibi hissediyordu. Bir masalı bir başına yaşamaya kalkışmıştı.
Ve Pamuk Prenses doksan yaşındayken öldü.
O küçük kulübesinde yoksul ve kimsesizbiri olarak hayata gözlerini yumdu.
Öldüğünde bütün ülke ayağa ayağa kalktı. Ulusal yas ilan edildi. Bayraklar yarıya dek indirildi. Çok büyük, görkemli bir cenaze töreni yapıldı. Yurdun dört bir yanından, yediden yetmişe herkes bu törene katıldı. Bütün halk, Pamuk Prenses'leri için gözyaşı döktü.
Cenaze töreninden Pamuk Prenses'in tabutunu Yedi Cüce taşıdı. Daha sonra bu Yedi Cüce, Pamuk Prenses'in mezarına kapanıp "Bizi bırakıp da nerelere gittin?" diye uzun uzun ağladılar.
Törene ailevi nedenlerden ötürü katılamayan Beyaz Atlı Şehzadeler, Prensler
kutlama telgrafları yollamakla yetindiler.
MURATHAN MUNGAN
Sonsuza kadar yaşamak istiyorsanız, ilk adım olarak ölmek zorunda olduğunuzu unutmayın...Bu benim için yakındır....
İnsan sevdiklerini öldürür diye bir söz vardır ya; aslında bakın, insanı öldüren de hep sevdiğidir....
Hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır.
Sevdiğiniz herkesin size sırt çevireceğini ya da öleceğini fark ettiğiniz zaman ağlamak kolaydır.
Uykusuzluk...Her şey çok uzaklardadır, her şey suretin suretinin sureti...
Dünyayla arana öyle bir mesafe sokar ki, ne sen bir şeye dokunabilirsin, ne de bir şey sana.
Bütün umutlarımı kaybettim artık özgürüm... Bu yüzden Her akşam ölüyor ve her sabah yeniden doğuyorum...
Bunun benim hayatım olduğunu biliyorum ve anan sona eriyor....
Başka bir yerde, başka bir zamanda uyanabilseydim, başka bir insan olarak uyanabilir miydim diye soruyorum hep kendime...
Uyanırsın ve hiçbir yerdesindir.
Ve sizin gibi mahlukalar!.Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.
Ama AreS ne istiyor biliyor musunuz? Hiçbir zaman tamamlanmış olmamayı... Hiçbir zaman halimden memnun olmamayı
Hiçbir zaman kusursuz olmamayı... Kurtar beni, tanrım, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar.
Belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor.
Bazen bir şey yapar ve belanızı bulursunuz. Bazen de yapmadığınız şeyler size belanızı buldurur.
Artık Kendi cerahatli ve hastalıklı çürümemi kucaklıyorum. Kovulmak; der AreS; herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. Böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık.
Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.
Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın. Hepimiz aynı pürenin parçasıyız...
Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah, zengin ya da yoksul değil.
Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker, hiçbirimiz hiçbir şey değiliz.
Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar.
Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor.
Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar, neden?
Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.
Hayatta her şey parayla ilgili değildir.
Bize dünyanın bokundan ve pisliğinden başka bir şey bırakmayacaklar...
Medeniyetin önde gittiği bu yönde Artık maddi eşyaların önemini reddediyorum.
Bizler eşsiz değiliz. Süprüntü ya da pislik de değiliz. Biz sadece biziz. Biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.
Tutkulu bir yasam tarzının yan ürünleriyiz. Ve bundan nefret ediyoruz.
Artık insanoğlu kızların veya erkelerin peşlerinden koşmayı bırakın saçmalıklarla uğraşmayın. Acı, Mutluluk, Sevgi, Aşk gibi kavramları kafanıza takmayın artık...
Hayatımda en son neyin olmasını istiyorum biliyor musunuz?
Beynime bir silah dayanıp duvarları beynimle boyanmasını...
Tanrı'nın senden hoşlanmadığı olasılığını düşünmelisin. O seni hiç istemedi, hatta büyük olasılıkla senden nefret ediyor. Bu basına gelecek en kotu şey değil. Laneti ve affedilmeyi boş ver. Biz Tanrı'nın istenmeyen çocuklarıyız. Buna karşın ben tanrıya inanırım fakat bunu düşünmek varsaymak birçok şeyi çözüyor...
Bu görüşleri hepinize ters gelebilir Saçmada gelebilir bu umurumda bile değil. Bunları okuduktan Sonra beni(bizi) dışlayabilirsiniz. Buda umurumda değil. Ama lanet olası hayatlarınızdan kurtulun artık Çırpınmayı bırakın. Bırakın her şey düşeceği yere düşsün.
Chuck Palahniuk